AFYON LU HASAN AĞA
Bir zamanlar bizim Afyon’lu bir Hasan Ağamız vardı. Fiziği endamı gayet düzgün bir yapıya sahipti.
Bir gün bizim hasan ağa hasta olur. Önce kasabada ki hastaneye gidilir. Gerekli tetkik ve tahliller yapılır ama teşhis konulamaz ve doktor der ki “yapılabilecek bir şey yok maalesef”.
Üç tane oğlu vardır ve hali vakti epey yerindedir. Kasabadan ümidi kesen çocukları babalarını Afyon merkeze götürürler. Afyon’daki hastanede hasta kabul ve tedavi süreci normal şekilde işler ama hastaya yine teşhis konulamaz. Ümitsiz vaka derler.
Çocuklar babalarına çok düşkündürler. Babalarını alarak İstanbul’un yolunu tutarlar. İstanbul Üniversitesi Çapa Tıp Fakültesine denk bir sağlık kuruluşunda tedavi edilmesi için işlemleri başlatırlar. Bu hastanede de teşhis ve tedavi süreci hızlı bir şekilde işler. Süreç işlemesine işler de yine bir sonuç alınamaz. Son olarak “siz babanızı köyünüze götürün de son günlerini çocuklarının yanında geçirsin” derler. Bu arada Hasan Ağa da günden güne erimektedir.
Doktorlar böyle söylemsine söylerler de evlatların bu şekilde sonlanmaya tahammülü yoktur.
Bu kez sağlıkta marka olmuş ülke ve hastane ararlar ve İsviçre de karar kılarlar. Tutarlar İsviçre’nin yolunu.
İsviçre’ de hasta kabul işleminin hemen akabinde esaslı bir araştırmaya tabi tutulur bizim Hasan Ağa… Son teknoloji ile tetkik ve tahliller yeniden yapılmasına yapılırda yine bir sonuç alınamaz. Sonuç alınamaması bir yana gelen çok yüksek tutarlı faturada cabası.
Hastane Hasan Ağanın çocuklarını çağırır ve der ki:
“siz babanızı kendi köyünüze götürün. Çünkü çok az ömrü var. Dolayısı ile son günlerini doğduğu kentte yaşasın” derler.
Bizim Hasan Ağanın çocukları babaları ile birlikte köye gelirler. Bu da yetmez babalarını bağ evine yerleştirilir ve yanına da bir yardımcı bırakırlar.
Birkaç gün sonra çocuklar babalarının yanına gelir. Tabi adamın saçı sakalı uzamıştır. Babalarını bu şekilde uygun bulmayan çocuklar hemen kasabada ki berber İbrahim Bey’i bulurlar ve bağ evine getirirler.
Bağ evine gelen İbrahim Efendi, Hasan Ağayı görünce bir feryat etmediği kalır.”Ağam sana ne oldu böyle… Dağ gibi adamdın be, ne kadar zayıflamış, çöp gibi olmuşsun “ der. Sonra derdini sorar İbrahim Efendi, Hasan Ağa da sırası ile “ensemden başlayarak, başımın üzerinden gelerek alnıma inen bir ağrıya müptelayım. Başımın ağrısını dindirmek için başımı duvarlara vuruyorum” diyerek ne yaşadı ise anlatır. Sonra İbrahim Efendi biraz düşünür ve der ki; “Hasan Ağam sende “KIL” dönmesi olmasın” der. Hasan Ağa da “yok canım olur mu öyle şey” der. Ama İbrahim Efendi laf dinlemez hemen Hasan Ağanın burnunu tutar ve burnundaki kılı cımbızla tutar. Çeker çeker kıl uzar. Bu esnada Hasan Ağa da feryat eder… Babalarının feryadını duyan çocuklar koşarak içeriye girerler ve İbrahim Efendiyi yaka paça dışarı atarlar. Ne olduysa ondan sonra olur. İbrahim Efendiyi dışarı atan beyefendiler, babalarının yanı geri dönünce Hasan Ağanın ağrılarının hafiflemeye başladığını görmüşler. Babaları da zaten İbrahim Efendiyi geri çağırttırmış. Sonra çay içerler. Çay içilirken Hasan Ağa İbrahim efendiye sorar; İbrahim Efendi sahi benim ağrılarım nasıl dindi der. İbrahim Efendi de cevaben der ki: Ağam burnunuzdaki kılı aldım sadece.
Bu Haftaki Yazımızın Asal Eksenine Gelince…
”BURNUNDAN KIL ALDIRMAYANLAR,
MÜPTELA OLDUKLARI İLLETLE
ÖMÜR BOYU UĞRAŞMAK ZORUNDADIR…. |