Bugun...
Mektupçu


Ramazan YILMAZ Şiir Dünyası
2121
 
 

Yürürken sancısı tutmasın diye beş yaşındaki oğlunu sırtına yüklendi, sırtından kayıp düşmesin diye de iki eliyle ardında kollayarak yürüdü. Sırtındakiyle birlikte üç canlı olmuştu; az ileride sırtındakini indirdi, elinden tutup kısa adımlarla yürümeye başladı. Sırtında ağırlık yokken de yüreğinin atışları karnını döver gibiydi, giderek kuşkuları arttı, üç numaralı yavrunun hisseder hale geldiğini, anası yorulunca yavrunun da karnında yıprandığını sandı. Pek telaşlıydı, sabırsızdı. En kısa zamanda Mektupçu Hulusi’yi bulması lâzımdı.

Çok şükür ki Cafer Kızı Emine’ye kapının dışında rastladı. Cafer Kızı, Nedime’nin baba yurdu Kadı Bağlarından kız arkadaşıydı. Çocuklu misafirini içeri buyur etti. Koskoca Cafer Kızı Emine’nin gözünden kaçar mı, besbelli arkadaşı Nedime ikicanlı, “Kıtlığa kızan yetiştiriyor saraylı!” diye mırıldandı.

Karısının telaşından eve bir misafir geldiğini anlayınca, Mektupçu Hulusi kendine bir çekidüzen verdi. O da, Nedime’nin kocası Hasan gibi askerlikte ‘Ali Okulu’nu bitirerek okuryazar olmuştu. “Boşuna mı Mektupçu Hulusi, diyor, millet?”

Cafer Kızı Emine, pek itibar etti. Nedime’yi buyur etmek için evinde minder beğenemedi. Hulusi Efendi, Nedime bacının derdini anlamaz olur mu? Bağdaş kurup yerleştiği sedirde, yâr-i kadim Cafer Kızı’na bir emir buyurdu:

“Hadi hatun, elini çabuk tut, cevizli hoşaf getir, ortaya!”

Hulusi Efendi, mektubu önce kendisi bir gözden geçirdi. Âdetidir, kem küm etmeyeyim diye önce kendisi gözden geçirir. Bir süre sessizce mektup süzen adamın yüzünde güller açtı:

“Bacı, para yollamış, kocan, 50 Lira!” dedi, neşeyle.

Nedime, adamın “kocan” deyişine utandı, yanakları kıpkızıldı:

“Başka ne demiş?”

“Okuyacağım, merak etme, okuyacağım, hepsini okuyacağım. Para gelmedi mi daha?”

“Eline baktım, postacının, gelmemiş.”

“Haklısın, para mektuptan geç gelir.”

Az durdu, düşündü, ölüm haberi, hastalık haberi gibi şeyleri nazik duyurmada usta Hulusi Efendi, muhtevası güzel mektubu yanlışsız okumaya başladı:

“Kıymetli Eşim Nedime,

........................

Postayla 50 Lira para yolladım. Hele bu kadarını harcan, Allah kerim. Daimi bir iş peşindeyim, eğer olmazsa, kasım ayında temelli geleceğim. Okuyup dinleyenlere selâm eder, kızım Hediye ile oğlum Sedat Cemil’in gözlerinden öperim.”

***

Nedime, bir hafta sonra yine Mektupçu Hulusi’nin kapısındaydı. Bu sefer parayı da almıştı. Hulusi’nin ilk sorduğu da zaten para oldu:

“Atatürklü kâğıt geldi mi, Nedime bacı?”

Mektupçu Hulusi’nin Nedime bacısı, fistanının cebinden bir kese çıkardı, kesenin içinden madeni 1 Lira bulup uzattı:

“Allah razı olsun senden. Sen benim iki dünyada da kardeşimsin, sırdaşımsın. Bana hakkını helal et.” Dedi, parayı minderin üstüne bıraktı.

Hulusi Efendi, 1 Lirayı bakmadan gördü, paraya iltifat etmezmiş gibi ilgisiz kalarak arkadaşı Hasan’ın yazdıklarını gözden geçirdi, fazla oyalanmadan okumaya başladı…

 

MÜLAKAT

Psikolog Doktor Tennure Mestinaz:

“Hastanın hayat hikâyesini ta çocukluğundan başlatmak sizce gerekli miydi de uzun boylu anlatıyorsunuz?”

Rehber Öğretmen Fahri Şirin:

“Sıkıldınız mı, Hekim Hanım? Tabii ki gerekli! Hastayı tanımadan hastalığın nedenlerini bilemezsiniz, tedavinizin bir yanı hep eksik kalır.”

Mestinaz Hanım meslek kusuru işlemişti. Bir rehber öğretmenden ders almak zor geldi, konuyu kapatmaya çalıştı:

“Fahri Bey, tahkiye tarzınız mükemmeldi. Dil ve üslup şahsınıza münhasır; söyleyecek bir sözüm yok. Peki, Fahri Bey, tahkiyeniz, Sedat Cemil’in hayatı olduğu halde niçin otobiyografi türünde değil. Bırakın Sedat Cemil anlatsın kendisini. Elinizdeki kara kaplı defter kendisinin hatıraları değil mi?”

“Edebiyat kültürünüz olağanüstü, Hekim Hanım, sizi kutlarım. Ben arkadaşım Sedat Cemil’in aylarca, balkonlarda kahve içerken anlattıklarını yazdım. Kendisi anılarını yazmak istemiyor hatta hayatını benim yazmamı bile istemiyor; onun için ben de soyadını kullanmadım; soyadı yerine Cemil adını verdim. Dikkat ettiyseniz, ikinci adı Cemil’i, soyadı gibi kullanıyorum.

Sorunuza gelince, böyle uzun tahkiye eserlerde ‘ben’ hiç iyi değildir; ‘o’ her zaman iyidir. ‘Ben’ bilinen kişidir; ‘o’ herkesin gönlünde yatan meçhul kahramandır. Meçhulün cazibesi farklıdır. Dünya klasikleri hep ‘o’yu anlatır. “Ben” bencildir, bencilin hikmeti olmaz.”

“Otobiyografi eserler, en çok okunan, en çok satılan eserlerdir Fahri Bey, fazla ilerlemeden geçiş yapsanız, keşke!”

“O çok okunduğunu sandığınız, çok satıldığını söylediğiniz otobiyografi eserler, basılmadan yıllar önce reklâmına başlanan, yaşarken fosil olmuş kimselerin abartılı hayat hikâyeleridir. İlk baskısının kapağında ‘9. Baskı’ yazar. İlk baskısında ‘9. Baskı’ yazan o eserleri sonraki yıllarda bir daha okuyan olmaz.”

“Fahri Bey, iyisi mi sözün inceliklerini size bırakalım, kaldığınız yerden devam edin,

buyurun, en son, Nedime Hanım 1 TL ödemişti Mektupçu Hulusi’ye.”

“Teşekkür ederim.”

 

ÜÇÜNCÜ FASIL

Soğuk Demircilik

İçişleri Bakanlığınca “nahiye” statüsü verilirken köyün Güloba adı değiştirildi fakat resmi adı beğenmeyen yeni nesil, nahiyenin ecdat yadigârı “Güloba” adını dillerinde, gönüllerinde yaşatmaya devam etti. Güloba, yeni adıyla beraber nahiye olunca civardaki yedi köy de ona bağlandı. Beş sınıflı kocaman bir ilkokul binası dikildi meraya. Belediyesi, jandarma karakolu, doğumhanesi, kütüphanesi oldu. Kütüphanenin bitişiğine bir de Posta Telefon Telgraf Acentesi açıldı; ulaşım, haberleşme kolaylaştı.

Devlet imkânları gelince Güloba’nın ekonomisi canlandı. Asıl mesleği soğuk demircilik olan Hasan Cemil de oğlu Sedat için, “Okutamazsam eğer, iyi kötü bir mesleği olsun.” diye düşünerek yüreklendi, gurbetlerde ümitsizce dolanıp durmayı bıraktı, Gönce Düzlüğündeki baba yadigârı tarlasını satarak bir demirci dükkânı açtı. İlkokula giden Sedat Cemil’i bazı günler okula salmaz, oğlana demirci dükkânında körük çektirirdi. Ata yadigârı evin kullanışsız bir meşrutası olan dükkânın bacası iyi çekmiyordu ve soğuk demircilik sanatını, yedi yüz haneli nahiyede yaşatmak için Küçük Sedat’ın pazılarına ihtiyaç vardı. Dükkâna kurulan, Ergenekon’da Türk tarihinin yeni bir sayfasına gedik açan akordeonlu deri körüğün orta boy bir numunesiydi. Küçük Sedat, boyuna göre sabitlenen körüğün iki taraflı kollarından tutarak, bir sağ, bir sol çekip basarak kömürleri alevlendirirken demir, çekiç, örs sesleri arasında, isin dumanın içinde kara boncuk gibi kararıp kalıyordu. O karalığın, o karanlığın içinde birer ak kor olan kızgın demirler örsün üzerinde biçimlendikçe, gözünü kırpmadan seyretmeye çalışan çocuğun hayatı da orada sanki öyle biçimleniyordu.

Akşehir Demirciler Çarşısının ünlü kalfası Hasan, artık bir usta demirci olarak kendi dükkânının sahibiydi. Zevkle, gururla, tarif edilmez mutluluklar duyarak çalışıyor; orak, tırpan; tahra, keser, bıçak, nacak; kapı tokmağı, dolap kulpu, kalın inşaat çivisi, kara saban demiri gibi çeşitli tarım ve ev aletleri yapıyordu. Koçboynuzundan, camız boynuzundan sap taktığı ucu eğri aşılama bıçaklarının kıymetini bağcılar iyi bilirdi…

Demir dövmede Akşehir’deyken nam salmıştı: Akşehir’de en birinci ustanın çırağıydı; çekirdekten büyüdü, yetişti, kalfa oldu. Ustası onun sayesinde çok ekmek yemişti. Demirci esnafının içinde bir taneydi Hasan Kalfa. Kaç usta hem kızını verecekti, hem ortaklık teklif etti de, o, hepsini elinin tersiyle geri çevirdi, geldi, hemşerisi Nedime’yle evlendi. Öyle yaptı da iyi mi etti, orasını Allah bilir ama ne hazin, zanaatın, zanaatkârın kıymetini bilen yok memlekette. İş paraya gelince, “Hasan kardeş, kimsede paran kalmaz, korkma!” diyen gitti, bir kamyon malzeme eridi bitti. Doğru, kimsede parası kalmadı Demirci Hasan’ın fakat hiç biri de zamanında gelmedi. Adam, bir kamyon dolusu demirin nereye gittiğini kendisi de bilemedi. “Ya emeklerim, diyordu; nerede, hani benim emeklerim, ustalığım, işçiliğim?” Bereketi mi yoktu, ne oldu, Hasan Usta o kadarını pek anlayamadı.

Çok sürmedi; Demirci Hasan, yıkılan ümitlerini yeniden diriltti, ilkinde olduğu gibi bu

sefer de Değirmen Altındaki, anasından kalma serviliği satarak dükkânın içini malzemeyle doldurdu. Lâkin adam iki yıl içinde bu malzemeyi de eritince, mesleğinden ümidi kesildi. Ne hazin, kocaman kütük demirleri hızar gibi biçen, ağaç oyar gibi içlerini oyabilen aletler çıktı çıkalı, Akşehir’de bile soğuk demircilik mesleği artık ekmek yedirmez olmuştu. Neydi o günler? Hasan Kalfa, sabahın köründe dükkânı açar açmaz haber salar, çıraklarla, komşu kalfalarla, usta gelene kadar örs üzerinde demir dövme oyunu oynarlardı. Sanırsınız Türkmenistan’da nevruz kutlanıyor.

 

Amele Çavuşu

Zanaatı uğruna ata yadigârı toprak mallarının değerli kısımlarını da elinden çıkarınca, Demirci Hasan, eloğlunun emrinde ameleliğe (işçiliğe) muhtaç oldu. Allah’tan sağlığı yerindeydi de ekmeğini taştan çıkartabilirdi. O tarihlerde talihi yüzüne biraz gülmüş olmalı, Devlet Su İşleri Genel Müdürü Süleyman Demirel’in bizzat projesini yaptığı, Güloba Çayı Kum Barajının taş işini yüklenici kişiden götürü usulü tuttu, çalışkan bir ekip kurdu, taş ocağı işleterek yüklü bir para kaldırdı. Bu sayede perişan durumunu biraz düzeltti. Ne hazin, bu taş işi de her zaman bulunmuyordu. Ondan sonra adam, Aydın’a, Nazilli’ye, Söke taraflarına ameleliğe gider oldu. Oralarda pamuk sulama işi, pamuk çapası gibi mevsimlik işler tutar, çevreden toparladığı amelelerle bir ekip kurar, kendisiyle beraber birçok kişiye de ekmek parası kazandırırdı. Demirci Hasan, Amele Çavuşu Hasan unvanıyla nam saldı. Aydın’ın, Söke’nin, o tarafların toprak ağaları da hani, Amele Çavuşu Hasan gibi çalışkan insanların kıymetini biliyorlardı.

Sökeli bir pamuk ağası, pamuk sulama mevsiminde onun yolunu gözetler, kışın onu dilinden hiç düşürmezdi, “Ula yârenler” diye başlardı sözüne:

“Ula yârenler, Hasan Çavuş gibi çalışkan adam görmedim ben. Ben bir çavuşum deyip de bir kenara çekilmez; ya bir ameleyle eşleşir, ya bir yorulanı dinlendirir. Bir gün, Menderes’ten bel kalınlığında su çevirmişlerdi tarlaya. Bilirsiniz, bizim o tarla milli, bu sebeple suya hükmetmek zor. Bunlar, suyun önüne kütük, çalı çırpı basarak güç bela bir bent kurdular, suyu tarlaya çevirdiler. Yârenler, o tarla her sene düzgün sulanamazdı da pamuk verimi düşük olurdu. İki senedir orayı Hasan Çavuş sular, en fazla pamuğu da ben oradan alırım. Diyeceğim daha bitmedi, keyfimden uzatırım lafı, bir gün yanlarına vardığımda tarlanın meyilli tarafı gölet olmuştu. O sırada, zahmetle kurdukları bent yıkılmak üzereydi. Hasan Çavuş bunu fark edince, çalı çırpı yetiştiremedi, kendini attı suyun önüne, amelelere bağırdı:

–Beni gömün, beni gömün, dalları göğsüme bastırın, toprak atın!

Yârenler, bent yıkılaydı eğerim, benim ekili tarla Menderes’e kayar giderdi…

Ramazan Yılmaz 




YORUMLAR

Henüz Yorum Eklenmemiştir.Bu Haber'e ilk yorum yapan siz olun.

YORUM YAZ



YORUM YAZ

FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

HABER ARA
SON YORUMLANANLAR HABERLER
ÇOK OKUNAN HABERLER
VİDEO GALERİ
FOTO GALERİ
GÜNDEMDEN BAŞLIKLAR
YUKARI