Bugun...
MÜLAKAT


Ramazan YILMAZ Şiir Dünyası
2121
 
 

“Öğretmenim, dedi Mestinaz Hanım, öğretmenim, siz Sedat’ı maniple ederek bütün dini, siyasi, milli cereyanların içine sokuyorsunuz. Yanılıyor muyum?”

“Kuşkulanmakta haklısınız; gidişat onu gösteriyor! Demek ki müellifler, büyük meselelere el atmasını istediği kahramanlarını böyle eğitiyor olmalı.”

“Eğer bir gün evlenir de çocuğum falan olursa, Fahri Bey, çocuğumu kesinlikle yurda, kreşe, yatılı okula vermem. Kendim besleyip büyütüp evimden okuluna göndermek isterim.”

“Siz benim büyük kızımla yaşıt olmalısınız, doğum tarihinizi sorabilir miyim?”

“Üç çocuklu kızınızla yaşıtsam, öğretmenim, doğum tarihimi de bilmeniz gerekir!”

“Lütfen, Hekim Hanım, bu kabalığım için beni affediniz.”

“Yok, o kadar önemli değil ama ne de olsa bu da benim açmazım.”

“Siz hekimler ne yapacağınızı gayet iyi bilirsiniz, her şey sizin için de güzel olacak, bunu hissediyorum.”

“Teşekkür ederim, ben delikanlının daha kötü durumlara düşmesini istemiyorum artık; bir daha, bir daha üzülüp durmayalım; siz onu biraz koruyup kollayın lütfen. Buyurun, devam edebilirsiniz.”

 

Enkaz Altında Kalmak

İki senedir cebinde bir miktar harçlığı hep olduysa; o da anacığının tarım işlerinde ırgatlık ederek biriktirdiği, öteki yavrularının ihtiyaçlarından kısarak gönderdiği paraydı. Cebindeki bu parayı da esnafın kasasındaki bereket parası gibi hiç tüketmek istemezdi. Ne hazin, en alt seviyedeki bu kanaatkârlığına rağmen kıyafet konusunda ikinci dalga bir bunalıma düştü. Kendisi büyümüş, boylanmıştı da, İbrahim Kocabıyık’ın sırtından çıkarıp verdiği ceket hariç, diğer kıyafetleri dökülüyordu. Pantolonunun sökükleri dikiş tutmaz olmuştu. İç çamaşırları paçasından düşecekti. Bu noktada, edebiyatını yapmaktan kaçınacak kadar acı durumlar yaşadı. Bu krize bir çare bulamazsa, son sınıfı okumak onun için kâbus olacaktı.

Ülkede cereyan eden bütün ideolojiler arasında cirit atarak memleketin bütün meselelerini samimiyetle kucaklamaya çalışırken, ortaya çıkan bu kılık kıyafet krizine para kaynağı düşünmeye başladı. Sanki başını, görünmeyen, saydam, sert bir kayaya çarptı; bu sebeple hayatının ekonomisini zihninin gündeminde ilk sıraya aldı. Neticede, o çılgın faaliyetlerin, o maceraların, o büyük ideallerin hiç bir anlamı kalmadı. Zaten ne devrim görünüyordu yakınlarda, ne millî düşünce iktidarı? Yavaş ilerleyen Nurculuk da İslam atlasına vurulan bir kara yamaya benziyor; onlarla da ufukta bir mutlu hayat görünmüyordu. Şurası da acımasız bir gerçekti ki büyük ideallerin sahibi bu yoksul gencin cebine, bir kimse çıkıp da “aferin” diyerek bir beş kuruş koymuyordu. Ne hazin, komünist Münir Tufan ağabeyinin dediği gibi durum bütün çıplaklığıyla böyle olunca, üstündeki kıyafeti hemencecik

yenilemenin mümkünü yoktu.

Yakasına yapışan bu ağır meseleye yine o günlerde bir çözüm ümidi doğdu: Devlet, lise ve dengi okullara, birinci dönemden geçerli olmak üzere öğrenci tam sayısının yüzde ikisi oranında burs tahsis etti. Bunun için bütün liselerde aynı gün yapılan seçme imtihanıyla burs almayı hak eden öğrenciler belirlenecekti. Okul yönetiminden öğrendiğine göre imtihana girmek için bin kişilik liseden başvuran öğrenci sayısı iki yüz kadardı ama ne hazin, kendine güvenen bütün öğrenciler bu sayının içindeydi. Sedat, o iki yüz kişinin ilk yirmisine girebilmek için imtihan tarihine kadar son yirmi günlük süreyi, hunharca harcadığı zamanlarını da kurtarmak gayretiyle değerlendiriyor; geceleri uyumadan yurdun mütalaa (etüt) salonuna çekilerek, gündüzleri liseye günaşırı devamsızlık ederek, devamsızlık ettiği günlerde Millî Kütüphanenin okuma salonuna kapanarak imtihana hazırlanıyordu…

…Bir ay sonra, imtihan sonuçlarını duyuran başarı listesi okulun ilân tahtasına asıldı. Herkesten önce kendini ilân tahtasının karşısında bulan Sedat, başarı listesine bakarken taş kesildi. O an belki dünyanın en talihsiz öğrencisiydi. Ne hazin, kendine düşeni elinden geldiği kadar yaptığı hâlde başarı listesinin ilk yirmisi arasında adına rastlayamadı. Hayatta bir tek ümide bel bağlamış olan bir kişinin o ümidini de kaybettikten sonra düşebileceği durumların hepsine birden düştü. İlan tahtasının önünde göstermeye başladığı tutarsız hareketleriyle zihin özürlü bir gence benzedi. Kesilmek bilmeyen bir uğultu, ağız, kulak, burun boşluğunda fırtınalar estiriyordu. Birkaç dakika içinde iradesini tamamen kaybetti, ayakta duramayacak hale geldi; kendini okulun bahçesine atarak ceset gibi bedenini okulun bitişiğindeki ek bina inşaatının su basmanı beton serinliğine bıraktı. Adeta can kaçırıyordu. Zemin katta değil de ikinci katta, üçüncü katta veya daha yukarı katlarda olsaydı, kendini yine oraya, yukarıdan aşağıya öyle bırakacaktı. Hâlbuki imtihana hazırlanırken teneffüs yapar gibi ara verdiği boşluklarda güzel hayaller kuruyordu, en ulaşılmaz hayaller bile yakında görünüyordu! Şimdi oğlan, yıkılan hayallerinin enkazı altında kaldı.

Hem yurttan, hem okuldan arkadaşı ve aynı zamanda hemşerisi olan Hafız Ercan Gülcü, kendini yetiştirmiş, arif, bilge davranışlı bir gençti. Sedat’ı evvelki o başıboş, sorumsuz hayatı yüzünden sert tenkitlerle küstürmüştü. Şimdi de onu öyle, betonun üstünde perişan bir hâlde görünce, hemşerilik duyguları ağır bastı, yavaş adımlarla yanına yaklaştı:

“Taşa, yaşa oturulmaz, duymadın mı sen?”

“...”

“Selâmünaleyküm dedik, ne o, karada gemilerin mi battı?”

Hemşerisi hep doğruyu, güzeli, iyiyi söylerdi ama anlayana söylerdi. Biteviye bakakaldığı yerden başını kaldırmadı bile. O şimdi sadece kendisine kahrediyordu.

“Üzülme, her şeyde bir hayır vardır, üzülme. Bir imtihanı kaybetmekle hayata küseceksen, Konak rıhtımına git, İzmir Körfezinin ılık sularına kendini bırakıver! Konak rıhtımını beğenmezsen, Kordonboyu da pek fena sayılmaz hani, biraz daha romantik olur!”

Bu tavsiyeyi düşünmüyor değildi. Şiddetli bir halsizlik vardı üstünde. Eğer öyle olmasaydı, denize kendini atmak için körfeze kadar yürümek de bir o kadar külfet olmasaydı,

arkadaşının teklifi gerçekleşebilirdi. Ercan, acı acıyı unutturur, çivi çiviyi söker ilkesinden hareketle söylüyordu, bütün bunları:

“Kuran-ı Kerim’in Türkçesini bir kerecik bile okumadan gider de sen Kitabı Mukaddesi hatim edersen, Allah sana ne diye bir ihsanda bulunsun ki? Kalk, kalk şuradan, ağlama duvarı değil bu inşaat sana!”

İnşaatın betonu aksiseda veriyordu da onun ağzından bir kelime çıkmıyordu. Yıkılan ümitlerinin üstündeki enkazı bir köşesinden tutarak aralayan birileri olsa, oğlan bu enkazın altından canlı çıkabilirdi. Ne hazin, kırk milyon nüfuslu ülkede, Sedat’a, ücretle ırgatlığa giden anacığından başka bir 5 Lira gönderecek adres yoktu. İnşaatı o, ağlama duvarı yapmasın da kim yapsın? Anacığından gelen mektuplar dayanılır gibi değildi: “Yavrum, Sedat’ım, adını bilmediğim, varıp göremediğim yerlerde kalıyorsun, ne yapıyorsun, ne yiyip ne içiyorsun? Başına kötü bir iş gelmesinden korkuyorum, kuzum, kendine dikkat et.”

Aslında o, bugün, evet bugün çantasını alıp terk edebilirdi okulunu da, yurdunu da. Herkes okuyarak mı adam olmuş? Evvel Allah ekmeğini taştan sökerdi, delikanlıydı; anacığını da iki kardeşini de bal gibi himayesine alırdı ama hani o sağlıklı vücut, hani? Durum böyleyken, burs imtihanını kaybetmek gibi bir hata affedilebilir mi? Tabii ki cezaların en büyüğüne lâyıktı kendisi…

***

Yurdun mütalaa salonunun ışıkları yine gece yarısına kadar yandı. Koca salonda tek başına, yıpranmış bir ahşap sırada dimdik otururken yanına, hemşerisi Ercan, iyi huylu bir cin gibi yaklaştı. Ercan, son günlerde zihin özürlü olan hemşerisini gözetim altında tutuyor; onu düştüğü bunalımından kurtarmaya çalışıyordu. Divane arkadaşını, gecenin o saatinde omzundan tutup çekti, bir kolundan asılarak tutunduğu ahşap sıradan kopardı; tipik bir Ispartalı ağzıyla, “Gitmeyeceğim, bırak beni, bırak!” diye bağırıp çığırmasına aldırmadan onu ranzasına kadar sürükledi, iteleye kakalaya yatağına uzattıktan sonra kendisi de ranzanın ayakucuna oturdu. Biraz soluk aldıktan sonra, önüne uzattığı hemşerisinin kalçasına şakacıktan vurarak:

“Sana güzel bir haberim var, haydi, diril artık!”

Ranzasına yan yatmış, karanlıkta baktığı yere bakıp duruyordu. Gözlerinde kumlar, dikenler vardı. Kumlu dikenli gözleri kan çanağıydı. Kaç gecelerdir uyuyamıyordu. Dün ayrıca okul dağıldıktan sonra, Arap Deresi’nin tepelerine, İzmir Devlet Hastanesine çıkan patikadan geçerek, Çamlıkta, ikindiyle akşam arasında, çamlar altında yatıp yuvarlanarak, çam iğnelerine batıp bulanarak, avazının çıktığı kadar ağlamıştı. Sesini duyanlar belki de onu acıklı bir türkü çığırıyor sanıyorlardı. Konak iskelesinden körfezin ılık sularına kendini usulcacık bırakmamak için ağlamıştı. Şimdi de azıcık uykuya varsa gözleri, kirpikleri birbirine yine yapışacak, göz kapakları bolca sürülen zamk ile yapıştırılmış gibi kuruyup kalacak, birkaç iyiliksever arkadaşının çay suyu pansumanından sonra ancak açılacaktı. Göz kapaklarının şişkinliği, kaşlarının altına yumuşacık dokunuyordu; bazen serin, bazen ılık, ama her sefer yumuşacık dokunuyordu.

“Benim ne dediğimi duydun mu sen?”

“Duydum!” dedi, canlı cenaze.

“Senin Balıkesirli, burs almaktan vazgeçti. Notere kefalet senedi yaptırmaya giderken mecburi hizmetle ilgili şartnameyi okuyunca, yolda, ben mecburi hizmet yapmam diye burs almaktan caydı!”

Kanlı, kapakları şiş gözlerinde, o alaca karanlıkta bile hissedilebilen küçük bir ışıltı, sonra, sözün anlamını kavradıkça biraz daha canlı bir pırıltı oluştu. Doğruysa bu haber, kaybolan ümidinin geri döndüğüne dair bir işaretti çünkü sınav sonuç listesinde Sedat Cemil’in adı yirmi birinci sıradaydı ve bu da yedeklerin ilki demekti! Eğer haber gerçekse, Sedat burs almayı hak etti.

Balıkesirliyi nerede bulabileceğini iyi biliyordu. Doğrulup oturdu, arkadaşının çıkarıverdiği ayakkabılarını giyemeyince terlikleri takındı ayağına, giderken gecenin o saatinde şıpırdamasınlar diye terlikleri de terk edip yalınayak kayıplara karıştı. Balıkesirliyi eliyle koymuş gibi revirde buldu. Balıkesirli Saadettin, çalışkan, başarılı bir delikanlıydı. Yaşıtlarına örnek olabilecek güzel davranışları vardı. Ailesinin maddî durumu da iyi olduğundan yurdun paralı öğrencilerindendi. Genellikle boş kalan reviri kendine okuma odası yapmıştı. Gecenin o saatinde destursuz revire giren Sedat, köşedeki yuvarlak aydınlığa doğru seslendi:

“Burs almaktan caydığın doğru mu?”

Geceleri kalın kitaplar deviren saadettin, battaniyenin altına girerek arkasına yığdığı yastıklara kaykılarak okumakta olduğu bir kitabı kapatıp masanın üzerine sürdü; uzandı, başucundaki oynar başlıklı ışıklı cihazı gelenin yüzüne çevirdikten sonra yatağın üstüne doğrulup oturdu. Ensesini kaşıyıp ovuştururken esnedi:

“Evet, dedi, doğru duymuşsun. Kars’ta, Ardahan’da, Hakkâri’de mecburi hizmet yapamam ben, onun için caydım.”

***

Devlet baba, burslulara, birikmiş aylıklarını toptan ödedi. Sekiz aylık birikmiş bursu toptan aldığı gün Sedat, zengin olmanın tadına vardı; kendini bir Yahudi gibi hissediyordu. Bir gün sonra, hayatının en zengin, en zevkli hatıralarını yaşadı. Cebindeki bütün kâğıt paralar yepyeni, kırışıksızdı. Kaç senelerdir İzmir’de okuduğu hâlde ancak bir kere gezebildiği Ege Çarşısından kendine önce bir kravat satın aldı. Satın aldığı kravatın fiyatı, anasının bir kerede gönderdiği harçlığın yarısı kadardı. Bir kravata bu kadar para verme gücünü göstermek, daha bir gün önce onun için bir hayaldi ve o gün akşama kadar, satın aldığı kravata uygun ceket-pantolon aradı. Gömleği de yenilenince bedeninden çok ruhunu etkisi altına alan kılık kıyafet krizi sona erdi. Gerçi eskiden beri yiyeceği içeceği pek aramazdı da o gün ileri derecedeki açlığının yanında dilini damağını kurutan susuzluğunu da hatırlayamadı. Demek ki insan, başarısızlığın dibe vurması hallerinde ve başarıların doruğunda hep aynı durumlara düşüyor. Ne hazin, o gece yurda geç saatte vardığında, yurdun öğrenci başkanı Ahmet ağabeyi, üstündeki yenilikleri görmezden gelerek ağır konuştu:

“Sana güvendiğim için, birçok davranışına göz yumuyorum, Sedat; yöneticileri de hep ben ikna ettim şimdiye kadar, onlar da sana güvendi ama sen, Sedat, bizim iyi niyetimizi öyle kötüye kullandın ki biz senin acılarını hafifletelim derken sen bize acı verdin. Bir iyi niyet bu kadar da sömürülmez ki canım! Git Allah’ını seversen, git, gözüm görmesin seni!”

“Sevgili ağabeyim, özür dilerim, çok haklısın. Bundan sonra bir kere daha izinsiz ayrılırsam veya geç gelirsem, vereceğiniz en ağır cezaya itiraz etmeyeceğime yemin ederim, bundan sonra sizden izinsiz kapı dışarı çıkmayacağım.

Ramazan Yılmaz 




YORUMLAR

Henüz Yorum Eklenmemiştir.Bu Haber'e ilk yorum yapan siz olun.

YORUM YAZ



YORUM YAZ

FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

HABER ARA
SON YORUMLANANLAR HABERLER
ÇOK OKUNAN HABERLER
VİDEO GALERİ
FOTO GALERİ
GÜNDEMDEN BAŞLIKLAR
YUKARI