Bugun...
YEDİNCİ FASIL


Ramazan YILMAZ Şiir Dünyası
2121
 
 

Kod Adı “O Kız”

Nedime, ikide bir oğlunun başucuna varıp dikiliyor, uyandırmaya kıyamadığı için tekrar odadan dışarı çıkıyordu. Kadının telaşlı hâlini fark eden Hediye, kardeşi Sedat’ı savundu:

“Ses etme hay anacığım, biraz daha uyusun çocuk!”

Sinirlendiği zamanlarda bile şirin görünen ana kadın:

“Yunmamış yüzlere doğan güneşten insana hayır gelmez, dedi. Kuş kurt seherde uyanır, nasibini gün doğmadan aramaya çıkar!”

“Ana, o daha bir çocuk, uykuya ihtiyacı var.”

“Uykuya ihtiyacı varsa, akşam erken yatsın! Gece yarılarına kadar ay ışığında gezip tozmanın âlemi neydi, bir sürü haytayla?”

“Delikanlı oluyor; eh artık, o kadar da olsun.”

“Hani o daha bir çocuktu?”

“O bir delikanlı çocuk dedim hay ana, büyüdü diye hemen üstüne yığma şu dünyanın gamını, kasvetini; varsın biraz delikanlı çocukluğunu yaşasın!”

“Evvel pek geçinebildiğiniz yoktu, oğlun işten kaytarıyor diye dızdız tepinerek onunla uğraştığın günleri unuttun da şimdi koruması mı kesildin başıma?”

“Öyle deme ana, gurbette özleniyor. Keşke yanımda olsa da akşam sabah bana kızıp darılsa derim; ona bir daha hiç ses çıkarmayacağım diye oralarda kendi kendime yemin ederim!”

“Kızım, yakınıp durma şu gurbetten. Gurbet bizi ayrılığıyla yıllarca yakıp kavurdu, sonra da ölüm gibi bir acıyla en ağır darbesini vurdu. Sen, biz gibi değilsin kızım, beyin nereye tayin edilse, sen de onunla gidebilirsin. Hem gurbetler eskisi kadar uzak değil şimdi, biraz yakına geldi; canınız ne zaman memleketi çekerse, bir arabaya atlayıp gelebilirsiniz. Hadi madem, git de şu oğlancığı sen uyandır. Hadi ablası, başucunda saçlarını okşa biraz.”

“Kız ana, gece yorgan almaya varmıştım da odasına; şöyle burnum kaşındı da biraz oyalandım başucunda. Nefes alıp verirken, iniltisi geliyordu oğlunun. ‘Sedat, neyin var kuzum?’ diye seslendim. Uyanmadı ama sesimi duydu herhâlde, iniltisi kesilir gibi oldu. Evhamlandım ben ana, bu konuda düşündüklerini söyle bana!”

“Yorgunluktandır!”

“Keşke yorgunluktan olsa! Bence bu oğlanın böbrekleri ağrıyor anacığım, ama delikanlılığa vurduruyor, belli etmiyor.”

“Ah hay kızım, sana inanmak gelmiyor içimden; lâkin biraz bana da öyle gibi geldi. Gitme el işine, oğlum, Allah ne verdiyse yetinelim, dedim. Beni konuşturmadı bile. Hacı Eyüp, bir gün deste yığmaya yanında yardımcı götürdü, onun yanında el işine alıştı. Para tatlı geldi; inşaatlarda çalışmaya başladı. Bir inşaat işçisi, destecinin iki katı para alıyormuş!”

“Uf anacığım, yaralı yavrunu en ağır işlere sürmüşsün!”

“Allah benim şahidim, onu işe ben sürmedim kızım!”

***

“Oğlum, dedi anası, oğlum, aramızda konuşurken bile kızın adını hiç anmayalım, anlaştık mı? Yerin kulağı vardır, sakın kızın ismini arkadaşlarının yanında falan ağzından kaçırma.”

“Peki, anacığım, öyleyse kıza aramızda bir kod adı verelim.”

“Kod mod bilmem ben, o kız der geçeriz, kim ne bilsin hangi kız?”

“Harika bir annesin sen, harika! O kız! Evet, muhteşem bir kod adı: O kız! Babam, vakti zamanında seni seçerken çok isabetli karar vermiş, inşallah o kız da senin kadar basiretli çıkar.”

Böylece Sedat, merhum babasının arkadaşlarından Hacı Rasimoğlu’nu kayınpeder seçmiş oluyordu. Gelinen son duruma göre en yakın ideali, diğer ideallerinin de temeli saydığı o kızı elde etmekti. Bu mukaddes iş için atılacak ilk iki adım, kızı önce anasından, anası yumuşatıldıktan sonra da babasından istemek olacaktı.

Oğlunu, mürüvvete her gün biraz daha yaklaştırırken, yıllardır takip ederek beğendiği o kıza, oğlundan çok Nedime kendisi âşık oldu. Nahiyenin en güzel kızını anasından koparamama korkusuyla uyku durak bilmiyordu çünkü oğluyla kurduğu bütün bu tatlı hayaller geri tepen silah gibi evin içinde patlayabilirdi. Muhtemel bir olumsuzluğa meydan vermemek için öyle plânlar yapıyordu ki kendisi bile şaşıyordu başarısına. Büyük riskler taşıyan gizli girişimlerinin birçoğundan Sedat’ın haberi bile yoktu:

İlçe pazarı, pazartesi günleri kurulurdu. Yörede gelenek olarak inşaatlar, kimi iş yerleri, haftalık ihtiyaçlarını karşılayabilmek için o günü tatil yapardı. Nedime, o kız konusundaki bir plânını gerçekleştirmek için inşaatta çalışan Sedat Cemil’in hafta tatilini çok akıllıca değerlendirdi; koca bebeğini seher vaktinde uyandırdı; beş-on gündür kulağına bölük pörçük sokuşturduklarını, seher vakti uyku mahmurluğunda ardı ardına sıralamaya başladı. Uyku sersemi oğlan, anasının sıraladığı isteklerine pekiyi ana, tamam ana, he ana derken kendini ilk dolmuşla Yalvaç’ta buldu.

İlk iş olarak müteahhidin muhasebecisinden aldığı işçilik ücretini, hiç eksiltmeden anasına teslim etmek arzusuyla pantolonun iç kısmındaki gizli emniyet cebine yerleştirdi. İşe başladığından beri kazancının tamamını anasının eline saymak arzusundaydı. Ayrıca İzmir’den mutemedin gönderdiği burs aylığını da postaneden aldıktan sonra, nahiyede, belki de bütün ilçede, yaşıtları arasında kendi gelir kaynaklarıyla zengin olan ilk delikanlı olmanın gururunu yaşıyordu. Böyle, çifte gelir kaynaklarından yaptığı tahsilâtın verdiği yüksek güven duygusuyla Yalvaç pazarında alışverişe çıktı.

Ayakkabısı sağlam sayılırdı da yazlık bir pantolonla bir gömleğe ihtiyacı vardı. Doğrusu yeni bir pantolonla, o yeni pantolona uygun yeni bir gömlek onu şık bir yaz delikanlısı yapabilirdi. Aslında gömleği o kadar eski değildi de hani bir gömleği daha olsa fena olmazdı. Ayrıca yeni iç çamaşırına şiddetle ihtiyacı vardı. Çok arzuladığı hâlde beyaz iç

çamaşırlarından satın almaya karar veremedi. “Neyse, paçamdan düşen parçaları ayrı koysun anam!” dedi, bu iş için ayırdığı parasını cebine daha düzenlice yerleştirdi. İki tur daha attığı halk pazarında, bir sergide birkaç kere bakıp bıraktığı kıyafetlere geri döndü, karton kutulardan yapma bir paravan arkasında giyinip denedi. Bu sefer beğendi, sırtından çıkanları çantasına yerleştirdi.

Kendisini damat gibi hissediyordu. Yeni kıyafetiyle o kızı çarşıda görebilme ihtimali pek mümkün değilken, gizli bir duygunun tesiriyle hiç değilse bir benzerini görebilme ümidiyle ilçe caddelerinde birkaç turluk gezintiye çıktı. İşin aslına bakılırsa, yavuklular birbirini böyle temiz, güzel, şık, yakışıklı zamanlarda görmeliydi.

Çarşıda karşılaştığı, bugün pazar diye güzel olmaya çalışan yüzlerce hemşerisi kızdan hiçbiri sevdiği o kız kadar güzel değildi. Oysa “Hay güzel anam, aklıma o kızı pek erken soktun!” diye itiraz ediyordu kadına. Şimdi o kızı düşünmeden duramaz oldu. Kızı, adeta kendinden geçerek hayallerinde canlandırırken, içinde bulunduğu yer ve zamanın ötesinde, kanatsız uçmak gibi bir yükselişle yücelerde yaşıyordu. Bütün bu duygularına kendisi de şaşırdığı için, çarpılmışlık mıdır, nedir, kendi haline bir teşhis koymak arzusuyla, ilçede, o kızı gözünün önünden hiç değilse bir süre uzaklaştırmayı, dikkatini başka kızlar üzerine çekmeyi denedi: “Ondan başka kız yok mu canım, memlekette?”

Hayallerinin bütün boşluklarını doldurmuştu o kız. Böyle, hayallerinde bile onu çok mutlu eden kızı hemencecik, yakın bir tarihte elde etme ümidi olmayınca, bu tür bunalımlı anları ara sıra yaşıyordu. Fakat köklü arzuları, gelip geçici arzular kolayca silemiyordu. Keşke şimdi tam karşısına çıkıverseydi o kız. O da kalabalığa karışarak kızın peşine düşer, adım adım takip eder; alımlı çalımlı yürüyüşünü doyuncaya kadar seyrederdi ama nahiyede ikamet eden bir kızın, ilçenin caddelerinde, pazaryerinde, alışveriş merkezlerinde görünmesinin mümkünü yok iken bu şiddetli rastlama arzusu niye? Tuhaf bir durumdu. Onu hiç değilse gönlünden, gözünün önünden uzaklaştırmak gibi bir kararına rağmen, yüzlerce kızın arasında gözleri hep o kızı aradı. Akıl alır bir şey değildi; gözleri hep o kızı ya da o kız gibi birisini arıyordu. Sadece şu, az önce geçen kalabalıkta gördüğü bir kız, ona biraz o kızı hatırlattı: “Ötekiler, o kızın ayağının tozu bile olamazlar!”

Ana oğul arasında kız meselesi konuşulduğu zamanlarda, anası, ikide bir, “Oğlum, o kız seni adam eder.” derdi. Tabii ki Sedat, o tatlı muhabbetlerde adam edilmeyi memnuniyetle kabullenerek, zapt edemediği duygularının dışa vuran neşesiyle o kız tarafından adam edilmeye heveslenirdi. Aslına bakılırsa, oğlan, o kadar hevesli olduğunu anasına sezdirmek istemezdi de anası onun gözlerinin içini okurdu.

Nedime, komşu kadınlarıyla çeşme başında falan, gelinden kızdan bahsedilirken, lafın keşiği geldikçe, “Oğlanın başını bağlamadan göndermem gurbet ele!” derdi. “Neme lâzım, oğlum gurbet elde yaban kızlarına kapılmadan ben elimi çabuk tutayım.” Demek ki vakti saati geldiğinde, bu yaştaki delikanlıların başı bir kıza, yani o kızlardan birine bağlanması lâzımmış: “Ne harika bir baş bağı!”

Bu çarşı gezintisinde vücudunu yorup yıpratacak başka bir işi yoktu. O kız meselesi hariç, zihnini yoracak önemli bir meselesi de olmayınca, zihninde, son üç gündür anacığında gördüğü telaşlı davranışları değerlendirmeye aldı. Zaten ta baştan beri anasındaki bazı

garipliklerin farkına varıyordu:

“Hafta boyunca anam, pazara gitmemi niçin bu kadar istiyordu acaba? Herhâlde iki kilogram zeytin almam için değil. Sabah erken saatte uyandırmasında, ben gitmek istemezken pazara, illâ benim gitmemi istemesinde bir iş var, kadının. Evet, kesinlikle işin içinde benim anlayamadığım bir hesap kitap var! Var, var ama acaba ne? Sabahın o saatinde ilk dolmuşa yetişmem için çabalayışı şaşılacak bir şeydi. Ben anamı daha önce hiç bu kadar telaşlı görmedim. Doğrusu bir genç kız kadar heyecanlı görünüyor, nasıl gelişeceğini bilemediği bir olayın kaygısını çekiyordu. İki kilogram kadar zeytin almayı unutmamamı ısrarla söylemesi; üç gün öncesinden başlayıp, ancak aylar sonra alabileceğimiz bir küçük (yerli) inekten söz ederek hayvan pazarını dolaşmamı; arpa buğday fiyatlarını öğrenmemi istemesi, birer yönlendirici ricalardı ama acaba anam beni neye doğru yönlendiriyor? Sanki bir piyesin bölümlerinden seçilmiş önemli kısımları söyler gibiydi anam, besbelli beni kurgulamaktaydı. Hadi Sedat, al bu mesajı, al da, bir cevap ver anacığına!”

Giderek yorgunluk belirtileri gösteren bacaklarına ilâve, bu meseleyi halletmek için harcadığı gayret zihnini yordu. Oturarak düşünmek istedi. İlçe halkının beş yüzüncü yaşını kutladığı çınar altındaki kıraathanelerden birinde kendisine bir sade gazoz ikram etmeyi uygun gördü; seçtiği masanın al renkli üç tane ahşap sandalyesini birbirine çattı, birine oturdu, ikisine dirsek keyfi yaptı. Çevreden utanmasaydı, dördüncü sandalyeyi de ayaklarını koymak için kullanabilirdi: “Gel keyfim, gel!”

Garsonu bekliyordu. Şipşirin olmaya çalışan tanıdık biri geldi yanına. Mithat eniştesinin ortaokuldan arkadaşıydı yanına gelen. Nahiyede halk ona Avanta Sami diyordu. Sedat’la iki gün kadar inşaatta beraber çalışmışlardı. Onun sevmediği tiplerden biriydi ama şipşirin olmaya çalışan Avanta Sami, selâm vererek tam alnacına oturdu. Tabii ki bu sevimsiz misafirine de insaniyet icabı gazoz ısmarlaması lazımdı. Karşısındaki misafiriyle durumunu hiç değiştirmeden önemli bir mesele üzerine bir süre konuştu. Davetsiz misafir, sözün bittiği yerde gazozlar içilirken tahammül edememiş olmalı, son kez tepesine diktiği gazozunu bitirmeden, gelişinde takındığı tavırların tersini takınarak kalktı, umduğunu bulamayan uyanık çehresiyle çekip gitti. Beklenmedik bir anda gelen, sevimli olmaya çalışan sevimsiz adam çekip gitmişti ama onun yöre halkına mahsus çınar altı sefası da böylece sona ermişti. Yakın masada oturanlardan birine doğru uzanarak saati sorduktan sonra, iki şişe gazozun parasını masaya bırakıp kalktı. Saatin kaç olduğunu gecikerek söyleyene:

“Teşekkür ederim, efendim, iyi günler.”

“Git sağlıcakla, efendi.”

Çantasının biraz ağırlaşmış olduğunu fark etti; sapından daha sıkı tutarak yürüdü, artık ilçeyi terk etme zamanı geldiğini düşündü. Yolda yine o kız düştü aklına. Sarsıcı bir heyecan, ileri derecede bir neşe, öncekilerden farklı bir duygu yoğunluğu içinde buldu kendini ama yani, iyi ki o kız vardı hayal dünyasında. O kız da olmasaydı şu moral bozgunluğunu neyle dağıtacaktı? Biraz önce hassas dünyasına yapılan tecavüzün sisleri dağılıverdi. Bu heyecanla hiç sağa sola sapmadan aynı istikamette gitse, hiç yorulmadan, yorulsa da farkına varmadan ta nahiyeye varabilirdi. Eniştesiyle ablası da bugün çarşıdaydılar. Onları kol kola gezinirken görmüştü de Hediye ablası utanmasın diye görmezden gelmişti. Köy ve kasaba şartlarına göre

fazla medenî giyimliydi ablası. “Onlar çoktan gitmiştir. Küçücük bir şehir, şu ilçe, iki dolandın mı bitiveriyor, niye dursunlar? İstanbul gibi bir şehirde yaşayan genç evliler, iki caddelik ilçe merkezinde dolanıp duracak değillerdi herhâlde!”

Karşısına çıkan orta yaşlı birine saati bir daha sordu. Durup dikilerek, köstekli saatini cebinden çıkarıp kadranı dikkatlice okuduktan sonra oldukça nazik cevap veren yaşlı adama, onun olgunluk seviyesine ulaşmaya çalışan bir gayretle elini göğsüne götürdü, “Allah razı olsun, amca!” diye teşekkür etti. “Şu insanlar ne kadar iyi, hemen, ikiletmeden söylüyorlar, saatin kaç olduğunu, hem de işlerini güçlerini bırakıp da söylüyorlar, üşenmeden.”

Hayalinde, o kızla kurmayı tasarladığı yuvasına tekrar çekildi; orada o kızla birlikte yaşama tecrübesi edinmeye çalışıyordu. Hayal bile olsa o kızla yaşamak çok güzeldi. Dolmuş durağına hemen varmak istemeyerek, varsa da eğleşmeyip yaya olarak bir âşık ozan gibi nahiyeye kadar yürüme ikilemine sıkıştı, alabildiğine gayesiz yürüyordu. Reflekslerinin bile düzensizleştiği, vücudunun salınıp sallandığı, bacakları bir sarhoşunki kadar gayesizleştiği bir sırada, evet, tam o sırada, hayallerinin dişisini tam karşısında, anasıyla beraber çarşıya doğru gelirlerken görüverdi.

Kızı ansızın karşısında görünce, gördüklerini önce hayalinin aldatmacası sandı fakat kızla anasının ciddiyeti durumun hiç de öyle olmadığını açıklamaya yetti. Bu karşılaşmayı hiç mi hiç beklemiyordu. Şaşırdı, tam anlamıyla şaşırdı. Birazcık düzenli yürüyüşünü de kaybetti; nereye, nasıl bakacağını, çantasını vücudunun neresine yerleştireceğini bilemedi ama o kızda, onda olduğu kadar bir telaş sezilmiyordu. Kız, anasının yanında başı dik, gururlu, gül endamlı yürüyor, yaklaştıkça hiç renk vermiyor, aksine ona, can alıcı birkaç şimşekli bakış göndererek sanki onun telaşlı pozlarının flaşlı resimlerini çekiyordu. Belki de onun bu haline gülüyor, alay ediyordu da belli etmiyordu: “A a! Beni almaya namzet oğlan bu mu, şu omzu çantalı dağınık oğlan, içmiş mi ne?”

Onları görünce toparlanmaya çalışması, bir insanın bir başına gösterdiği sersemliğin tabii estetiğini bozmuş, davranışları, sözlerini ezberleyemeyen bir aktörün rollerini yapmaya çalıştığı gibi hiçbir şeye benzemiyordu. Fakat o kız belki de onun sandığı kadar merhametsiz bir kız değildi; onun bu durumlara düşmesini kendi varlığına bağlayıp hoş görüyordu. “Herhâlde o kadar cahil bir kız değildir!” Aslında o kızın da, merhametli olsa bile, efendisi olmaya namzet bir delikanlının öyle kör noktalarda zekâsıyla durumu kurtaracak buluşlar yapmasını ummaya hakkı vardı.

...Karşılıklı yürüyüşler kesişerek tesirli alanların dışına çıkıldıktan sonra rahat bir nefes alabilen delikanlı, bu habersiz denetimden arka plâna düşünce, itirafnamesini pek acı mırıldandı: “Tüh, Allah kahretmesin beni! Ne abdalım, ne abdal!”

Kızın, biraz kilolu görünen anası, sırtına büründüğü şalın altından elleri ardında, çarşıya doğru giderken; yanındaki dünya güzeli kızı, fağfur saksıda yalnız açan nadide çiçek gibi ışıldaklı bakışlarıyla çevreye neşe saçıyordu. “Güzele bakmak sevap” sözü belki de böyle zamanların ürünüydü. Oğlan son derece dalgın, son derece boş bulunduğu bir sırada karşılaşmıştı onlarla. Gerçi kadın hep önüne bakıyordu ya, kız anasıydı bu, öyleyken bile görürdü, kızını istemeye kalkışan bir delikanlının dağınık halini.

Hâlâ arkasına dönüp bakamıyordu. Şöyle, yakalanma korkusuyla, boynunu çevirip

arkasına doğru bir kerecik bakabilme cesareti gösterdiğinde de geç kalmıştı; evet, çok geç kalmış; ana kız artık görünmez olmuşlardı: “Hay Allah, nereye gittiler?”

Sevgili yeni çıkmışken seyrana, Güloba’ya dönmenin zamanı değildi herhâlde? Âşık, bu tuzağa nasıl düşürüldüğünü anlamakta daha fazla gecikmedi:

“Bana okuduğum kitapların en güzelinin hangisi olduğunu sorarsanız, hemen söyleyebilirim ki o benim anamdır, demiş, Amerikan Cumhurbaşkanı Abraham Lincoln. Vay güzel anam, benim adım Abraham değil ama Sedat oğlun da seni okur. Beni görücüye gönderdin değil mi, pazara? Dayanamayıp peşine takılacağımı da biliyordun değil mi? Hadi madem, öyle olsun bakalım, oğlun bugün de senin aşkın için, anacığım, bugün de senin aşkın için sürünsün yürüsün:

O gül endam bir al şale bürünsün yürüsün,

Ucu gönlüm gibi ardınca sürünsün yürüsün.”

***

İnşaatta çalışırken kuru güneşte yanmış bronz tenine, kısa kollu uçuk mavi gömleğini şık düşürmüştü. Gömleğinin altına yakıştırdığı kül rengi pantolonu da bu şıklığı tamamlıyordu. Dolmuştan iner inmez eve varmak istedi. Neşe içinde eve doğru ilerlerken, kimi zaman omzundan kaydırıp eline aldığı çantasını sallıyor, kimi zaman çantayı ata tuta yürüyor; eve, anasına yaklaştıkça heyecanı biraz daha kabarıyor; ardışık adımlarla zıplayıp sekerek hızını artırıyordu. Bu uçar adım ilerleyen coşkunun temelinde tabii ki o kız vardı. Bugün çarşıda o kıza bir kez daha çarpılmıştı. Demek ki böylesine çarpılmalar iyi bir şey, insana enerji veriyor.

Düşüncelerine, hayallerine engel yoktu. Avlu kapısından içeriye adımını atar atmaz ata yadigârı evin sundurmasına kurulmuş üniformalı eniştesini önce eliyle, ardından diliyle selâmladı:

“Selâm, Memur Bey, asayiş berkemal!”

“Vay! Kimin kaynı bu gelen? Yanıma çık bakim!”

Pür telaş idi; alnının teriyle elde ettiği parayı pantolonunun gizli cebinden çıkartıp eline aldı, gurbetçi ablasıyla beraber avluya çekidüzen vermeye çalışan anasına yaklaştı. Gıcırdayarak açılan ahşap kapının sesine dönmüş olan ana kadın, bir sevgi yumağı haline gelmiş oğluna bakarken son derece mutluydu. Pazara maksatlı gönderdiği oğlundan cıvıltılı, muştulu haberler bekliyordu. Kadının beklediğinden daha coşkulu gelen, aşka kışkırtılmış oğlan, elindeki parayı anasına uzatırken:

“Bu benim kazancım ana; buyur, al, bu paraların hepsi senin!”

İlk defa bir evlâdının elinden para almak gibi bir saadete eren kadının yüzü her zaman olduğundan farklı bir biçimde aydınlandı. Kavurucu sıcaklarda inşaat işçiliği gibi ağır bir iş yaparak kazanılan oğul parasını elinde eğreti tutuyor, paraya olan soğukluğu, mutluluğunu gizli bir sancıyla burkuyordu. Parayı, sahibi gibi tutması için ellerini okşayıp parmaklarını yumduran oğlunu kırmadı, samimi bir tutuşla paraya sahip olduğunu hissettirdi.

Gurbetçi enişte, olanları sundurmadan seyrederken ana oğul ilişkisini tahlile çalıştı. Kayınbiraderinin avluda estirdiği saadetten kendine de bir pay çıkardı, yüzü biraz daha aydınlandı. Avlunun dağınık yerlerini derleyip toparlamaya devam ededuran gurbetçi abla da kardeşinin, anasına para verdiğini görünce, nazlı bir tavırla sataştı:

“Efem, bana yok mu?”

“Ecem, bir dahaki kazancımı da sana vereyim. Anama verince zaten hepimizin sayılır.” diyen genç, o anda çok mutlu görünen, o mutlu çehresiyle daha da güzel görünen anasını kucaklayıp öptü. Bu kucaklaşma sırasında meydana gelen yakınlaşmayı fırsat bilen kadın, oğlunun kulağına, çevredekilerin de duyabileceği fakat anlayamayacakları tonda bir şeyler fısıldadı:

“Oğlum, canım, bu para sende dursun da, yarın Isparta’ya giderek böbreklerinin filmini çektir.”

“Böbrek işi daha sonra, anacığım. Diğer işçiler çıktı, sadece Naci’yle ikimiz kaldık inşaatta. Daha on beş günlük iş var, ondan sonra çektireyim böbrek filmini, söz.”

Kadın, oğlunun kollarından sıyrılırken:

“Ay güzel oğlum, ay güzel yavrum, geceleri pek inleyip durdun; endişe ediyorum!”

“Sen hiç endişe etme anacığım, oğlun Sedat bir banker, banker. Burs aylığımı tatilde buraya göndersin diye mutemede dilekçe bırakıp gelmiştim. Sağ olsun, mutemet göndermiş. Burs aylığımın kıyısı kırık değil daha; sen bu parayı gönül rahatlığıyla harcayabilirsin.”

Ana oğul, gizli bir yerde buluşan sevgililer gibi fısıltıyla konuşurken, çevrede bulunan akrabalar olanı biteni anlamazdan geliyorlardı. “Gizli kapaklı ne fısıldarsınız?” demek gibi bir şakayı bile uygun görmüyorlardı. Çevredekilerin bir şey bilmediğini sanan Sedat, avluyu süpürmek için dağınık eşyaları düzene koymaya çalışan ablasıyla, balkondan onları seyreden eniştesinin duymaması için anasının kulağına biraz daha sokuldu:

“O kızı pazarda gördüm. Anası vardı yanında. El örgüsü bir etek giyinmiş, omuzlarından önüne aldığı şalının bir kanadını koluna dolamış, pek alımlı, pek çalımlı geziyordu. Bana bu kız, fazla gururlu gibi geldi.”

“Sus, gururlu kadın iyi olur!”

“Madem sen beğeniyorsun, iki kutu kına aldım, çantamda, birini ona götür!”

Bu gizli diyalog üstüne kıskançlık damarları kabaran Hediye ablası, diyalogun sırrını çözmek için değil de, karnına giren sancıyı gidermek için fakat hırçın ve kıskanç olduğu zamanlardaki davranışlarının aksine, içe hapsedilen terk edilmişliğin dışa vuran saadetiyle yaklaştı, kardeşinin sırtını sıvazlayıp okşadıktan sonra sözleriyle onurlandırdı:

“Yaşa sen, bre yiğit! Bakıyorum da kazanır olmuşsun! Artık anama bakarsın, gözüm arkada kalmaz!”

Delikanlı kabına sığamıyordu. “İşe girdi de yapamadı.” demesinler diye ara sıra ağrıyan böbrekleriyle inşaatta çalışırken anasından ve herkesten sakladığı sancılı anlarını unutuverdi. Böyle mutlu zamanları daha sık yaşamak için iradesine daha çok çalışma arzuları yüklendi.

Ablası onu böyle onurlandırırken ortaya çıkan tabloyu kuşbakışı seyreden Mithat enişte, balkondan aşağıdakilere iltifatlarda bulundu. Kayınvalidesine seslenerek:

“Valide, dedi, maşallah oğlun çarşıda ağa gibi geziniyordu. Hem okuyor, hem tatil aylarını böyle değerlendiriyor. Onunla gurur duydum, kutlarım; böyle bir oğlun olduğu için seni de kutlarım.”

“Sağ ol kuzum, hepiniz sağ olun.”

“Enişte, dedi delikanlı, bugün çarşıda ne oldu, biliyor musun?”

“Ne oldu?”

“Senin o eski ortaokul arkadaşın var ya, Avanta Sami, benimle beraber inşaatta iki gün kadar çalışmıştı. Müteahhidin bürosuna para almaya o da geldi. Para kuyruğunda beni, ikide bir göz ucuyla süzüyordu. Müteahhidin bürosundan ayrıldıktan sonra caddelerde birkaç kere karşılaştık. Benimle bitecek bir işi olduğunu anlamıştım ama ne olduğunu kestirememiştim. Neyse, enişte, iki saat sonra, ben kıraathanede gazoz içerken seninki tesadüfen görmüş gibi masama gelip karşıma oturdu. Eh, ne de olsa mesai arkadaşımdı, ona da bir gazoz söylemem lâzımdı. Parmağında çevirip durduğu bir zincir olduğu hâlde, gazozunu içki şişesi gibi kaldırıp tepesine diktikten sonra, gayet olgun, sözünde duran bir adam gibi konuşmaya başladı:

–Sedat, bana yanından iki yüz lira ver, nahiyede öderim, acele bir işim var.

Ben şöyle boynumu bükerek:

–Anam beni döver, Sami ağabey, ondan izinsiz katiyen veremem, dedim.

–Hadi be sen de, delikanlı adam kadın lafıyla mı hareket eder?

–Sami ağabey, anam beni öldürür, iki yumruğunu birleştirip sırtıma vura vura döver, kan kusturur! Ben anamın sözünden hiç çıkamam; anama danışayım, ver derse eğer, ziyanı yok, nahiyede vereyim.

Ben böyle deyince, seninkinin ümidi kesildi:

–Bana para burada, şimdi lâzım; nahiyede ne kadar istersen ben sana vereyim, dedi, masadan kalkıp gitti.”

Ata yadigârı evin bakımını yapaduran Hediye, avluyu tozutmadan süpürebilmek için, kucağındaki bakraçtan bir eliyle su serpiştirerek yerleri ıslatmaya çalışıyordu. Kardeşinin anlattıklarından sonra suyu yerlere fırtına gibi yağdırmaya başladı. Duyduklarından ötürü sinirleri ayağa kalktı; elinde kendisini oyalayıcı o işi olmasaydı, neredeyse ağlayacaktı. Sinirlerini zapt edemedi, elindeki bakracı kahrından atar gibi bırakarak, tepinir gibi rap rap adımlarla anasına doğru yaklaştı, hem ağlayıp hem söyledi:

“Ah hay anacığım, dedi, çığlıklı acı bir sesle; damadında şu oğlandaki kadar akıl yok!”

“Sus kız, sus, alevlenme, söylesene ne oldu?”

“Daha ne olsun anacığım, daha ne olsun? Bak, oğlun iki yüz lirayı Avanta Sami’ye vermemiş amma damadın beş yüz lira vererek ağalık etti, ağalık!”

Ramazan Yılmaz 




YORUMLAR

Henüz Yorum Eklenmemiştir.Bu Haber'e ilk yorum yapan siz olun.

YORUM YAZ



YORUM YAZ

FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

HABER ARA
SON YORUMLANANLAR HABERLER
ÇOK OKUNAN HABERLER
VİDEO GALERİ
FOTO GALERİ
GÜNDEMDEN BAŞLIKLAR
YUKARI